Kanla Beslenen Klavye Delikanlıları

Posted by admin Category: Blog

Klavye Delikanlıları , internetin cebimize girmesi ile beraber giderek artarak hayatımıza girdiler. Kendi tabirimle onların bir faklı modeli olan ‘Klavye Dedektifleri’ nin de son günlerde giderek arttığına inanıyorum.

Klavye dedektifleri ne yazık ki toplumsal olayları konu alıyorlar. İşin kötü yanı, bir klavye dedektifinin ortaya attığı tez en az 20 klavye delikanlısının ortamda mantar gibi belirmesine yol açıyor.

Eskiden o berberin içine girmeden maruz kalmayacağınız düşünceye şuan ne yazık ki İDO TATLISES’in instagramda paylaştığı yas fotografının altında ya da VEDAT MİLOR’un paylaştığı yemek fotografının altında bile maruz kalıyorsunuz(Twitter’dan bahsetmiyorum bile). Nerde olduğunuzun hiç önemi yok. Yatağınızın içinde, otobüste ya da internet olan heryerde beyninize saplanan birer ok gibi vıdı vıdı vıdı vıdı vıdı işleniyor bu her düşünce. Şimdi bunun ne kadar ağır bir yük olduğunu anlatmak için hayal edelim.

Metrobüsle okulunuza gitmek için yolculuk ediyorsunuz. Bir eliniz boruda hayata tutunmanızı sağlarken diğer elinizde internete erişimi olan cihazınızla canınız sıkılmasın diye ordan oraya sörf yapmaya karar veriyorsunuz. Facebook’ a bi bakayım diye düşünmeden zaten gayri ihtiyari parmak kendi gidiyor ve onu bir açıyor. O gün internete ilk adımınızı berbere girdiğiniz an olarak hayal edelim. İçerde bir kişi var berber koltuğunda muhabbet ediyorlar. Muhabbet tabi ki kulağınıza çalınıyor ve beklerken muhabbetten sıkılıp aşağı doğru scrolluyorsunuz. Her scrollda berbere yeni biri ekleniyor. Ortalık bir anda kahverengi pardesülü elinde büyüteçli tiplerle kaynıyor. Her biri kendinden emin bir şekilde bağırarak bir olayın sorumlusunu açıklıyor. Çünkü herbiri kendince emin. Çünkü elinde delilleri ve düşünceleri var. TABİĞ Kİ YANILIYOR OLAMAZLAR. Henüz iki dakika olmasına rağmen ortamda 25 kişi bağırarak bir şeyler söylüyor. Ne dediklerini anlamak için çaba sarf ediyorsunuz zar zor iddialarının ne olduğunu anlayabiliyorsunuz. İçersi giderek gürültülenmeye başlıyor. Bir yandan sehpalara yayılmış gazetelere gözünüz çarpıyor. Ama baş edilecek gibi değil. Çünkü burada her gazete var. Her gazetenin kendi işkembesinden uydurduğu ”Haberler” gözünüze çarpıyor.  ‘Habercilik tarafsız olmalı’ ise neden hepsi farklı bir şey yazıyor. Derken bir omuz size çarpıyor ve sarsıntıyla kendinize gelip ‘ulan bunu kendime niye yapıyorum’ diyerek daha durgun sulara girmeye karar verip instagrama giriyorsunuz. Ne yazık ki hiç birşey değişmemiş oluyor. Kendinizi berebere tekrar dönmüş olarak buluyorsunuz ve bu sefer her dedektifin pardesüsünün altından çıkmış onlarca insan görüyorsunuz. Hepsi ağzından tükürükler saçarak bağırıyor. Kimse diğerine kulak vermiyor. Kulak zarınız patladı patlayacak. Bu kakafoniye tahammül etmenizin imkanı yok. Eminönü alt geçitin 10 katı gürültü var.

O an aklınıza izlediğiniz bir koro konseri geliyor. -Ne kadar güzeldi oysa, diyorsunuz. Aynı sayıda insan hep bir ağızdan ne de güzel sesler çıkarmıştı diyorsunuz. Bir umut ışığı doğuyor ve -acaba? diyerek berbere geri dönüyorsunuz. Farklı fikirlerden korkmaya gerek yok diyorsunuz. Ortak bir yol bulunur elbet diyorsunuz.

(hikayenin buraya kadar olan kısmı bir ingiliz, bir alman ya da bir amerikalı tarafından da aynı şekilde yazılabilir ve hatta çok tatlı bir snl skeci haline bile getirilebilirdi ama ne yazık ki bu topraklarda yaşayan biri yazdığı için umutsuz bitecek)

Sabırla bir kez daha dinliyorsunuz, empatiden kırılıyorsunuz. Fikirlerin ortak noktalarını bulmak için sarf edeceğiniz emekten önce matematik yapmayı tercih ediyorsunuz. Ve bağrırken ağzından, bırak tükürüğü  kan saçanların çoğunlukta olduğunu anlayınca berberden ağlayarak kaçıyorsunuz.

Sebebi nedir, kimin eseridir bilemem ama barış istemiyor bu klavye delikanlıları. Ağızlarından saçtıkları kanla bizi de, kendilerini de ve hatta günahsız çocuklarını da öldürüyorlar. Öldürmeye devam da edecekler.

Barışa kavuşmak için önce ‘BARIŞ’ ı istemek gerek.

Umarım bu acı herkese yeter ve artık ‘BARIŞ’ a doğru bir seferberlik başlar.